Konya şehir merkezi, adımınızı attığınız anda sizi içine çeken zamansız bir açık hava müzesi gibi…
Selçuklu’nun geometrik taş ve çini ustalığından, Karamanoğlu’nun bu mirası sırtlayan yalın üslubuna ve Osmanlı’nın zarif çizgilerine uzanan bu yapılar, sokak aralarında kesintisiz bir mimari ziyafet sunuyor. Her köşe başında karşınıza çıkan bir kitabe veya bir taç kapı, şehrin katmanlı ruhunu size göstermek için oldukça cüretkar.
Konya sokaklarında bizi kendine hayran bırakan o mimari hazinelere, biraz daha yakından bakalım.
Aziziye Camii (19. Yüzyıl – Osmanlı) Geç dönem Osmanlı mimarisinin o eklektik ve büyüleyici üslubunu en iyi burada hissediyorsunuz. Paris sokaklarında yürürken gözler nasıl Eiffel Kulesi’ni ararsa, bizim için de Konya’nın pusulası Aziziye Camii’nin o eşsiz, balkonlu minareleri oldu. Şehrin hangi sokağına girsek, o zarif şerefeler sanki bizi selamladı. İstanbul Ortaköy Camii’nin boğazın kenarına yaslanmış güzelliği Konya düzlüğünde Aziziye Camii ile hayat bulmuş gibi. Bu iki Camii’nin aynı tablo üzerinde resmedildiği, hiç tanımadığımız bir ressamın, hiç görmediğimiz resmine bakıyor gibiyiz.


Karatay Medresesi (1251 – Selçuklu) Şu an Çini Eserler Müzesi olarak kullanılan bu yapı, tam bir ustalık eseri. Özellikle gökyüzünü andıran çini kaplı kubbesi ve Kubad-Âbâd Sarayı’ndan gelen nadide çinileriyle, Selçuklu estetiğinin zirvesi diyebiliriz. Beyşehir Gölü yakınındaki Kubad-Âbâd Sarayı’nın depo kazılarında bulunun çiniler aslında hiç kullanılmamış. Yedek olarak saklandığı düşünülüyor.


Sırçalı Medrese (1242 – Selçuklu) Ziyaretimiz sırasında restorasyondaydı; ancak bu durum keşfimize engel olmadı! Girişteki demir parmaklıkların arasından bile eyvanındaki o meşhur geometrik çini mozaiklerini izlemek büyük bir keyifti.


Mevlana Müzesi (1274 – Selçuklu) 13. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar her dönemin izini taşıyan devasa bir külliye. Mimari açıdan bizi en çok etkileyen, elbette Mevlana’nın türbesini bir mücevher gibi süsleyen firuze renkli Yeşil Kubbe oldu. Şehrin silüetindeki en ikonik nokta.



Sultan Selim Camii ve Yusuf Ağa Kütüphanesi (1567 – Osmanlı) II. Sultan Selim’in Konya Valiliği döneminden bir miras. Hemen yanına 1795’te eklenen Yusuf Ağa Kütüphanesi ile birlikte, meydanın ruhunu değiştiren heybetli bir ikili oluşturuyorlar.


İnce Minareli Medrese (1265 – Selçuklu) Adını 1901’de talihsiz bir yıldırım düşmesi sonucu yıkılan o meşhur çift şerefeli minaresinden alıyor. Ayakta kalan minare gövdesindeki taş işçiliği o kadar detaylı ki, bakarken zamanın nasıl geçtiğini unutuyorsunuz. (Restorasyon nedeniyle içini bir sonraki sefere bıraktık!)

Depo No: 4 (1935) Eski bir Tekel fabrikasının bu kadar şık bir şekilde şehir hayatına kazandırılması bizi çok mutlu etti. Modern Konya’nın kültürel yüzünü görmek, sergileri gezip keyifli kafesinde bir mola vermek için mutlaka listenize ekleyin. Konya’daki bir çok cami ve tarihi yapılar hakkında detaylı bilgi veren, Vakıf Katılım tarafından hazırlanan Konya Vakıf Eserleri kitabını linkten (ücretsiz) indirebilirsiniz. Bizim seyahatimiz boyunca sık sık faydalandığımız bir kaynak oldu.


Emir Nurettin Türbesi (13. Yüzyıl – Selçuklu) Şehrin içinde bazen en beklenmedik yerlerde hazinelerle karşılaşıyorsunuz. Otoparkın ortasında kalmış sekizgen planlı, piramidal külahlı bu türbeyi görünce ona doğru yürümemek imkansızdı. Modern hayatın içinde “ben buradayım” diyen bir anıt gibi.

Kapu Camii (1658 – Osmanlı) Klasik Osmanlı mimarisinin sade ve abidevi tarzını harika yansıtıyor.
Alaaddin Keykubad Camii (12. ve 13. Yüzyıl – Selçuklu)
Bizans yapılarından devşirme sütunları ve iki farklı kümbeti ile görülmeye değer.
Atatürk Müzesi (1912) Atatürk’ün Konya ziyaretlerinde misafir edildiği bu ev dönemin Konya konak mimarisini temsil ediyor.
Şerafeddin Camii (1636 – Osmanlı) 1336’da Şeyh Şerâfeddin’in yaptırdığı asıl cami yıkıldıktan sonra yeniden yapılmış. Fotoğraftaki camiinin güney cephesindeki Şeyh Şerâfeddin Türbesi.




İstiklal Harbi Şehitleri Abidesi (2008) Kurtuluş Savaşı ruhunu temsil eden sembolik bir mimari.
Hasbey Dar’ül Huffazı (15.Yüzyıl – Karamanoğlu) Karamanoğlu mimarisinin karakteristik kubbe yüzeyi ve zengin cephe süslemeleriyle nefis görünüyor.
Ak Camii (15.Yüzyıl – Karamanoğlu) Minarenin altından camiye girilen ender camilerden biri
Hacı Ali Efendi Muallimhanesi (1429 – Karamanoğlu) Osmanlı öncesi dönemin sade vakıf eserlerini harika yansıtıyor.





Konya’da gözümüz doyurdu, peki ya karnımız?
Mimariden, tarihten ve o büyüleyici taş işçiliklerinden konuştuk; ama Konya demek, biraz da o eşsiz lezzetleri tatmak demek. Konya’ya tekrar gitsek, hiç macera aramaz, rotamızı tereddütsüz yine bu dört efsane durağa çevirirdik:
Hasan Şendağlı Yağ Somunu: Kadınlar Pazarı’nda, fırından yeni çıkmış, mis gibi küflü peynirli ve tereyağlı somun kokusunu takip edin. Bu özel lezzeti sunan başka bir şube yok, ancak isim olarak kullanan farklı işletmeler mevcut, bu yüzden dikkatli olmanızda fayda var.
Mithat Tirit: Tirit denince Konya’da akla gelen ilk isimlerden. Yoğurt, et ve o nefis suyun pide ile buluşması…
Ali Baba Fırın Kebap: Konya’nın meşhur fırın kebabını deneyebileceğiniz, 90’lardan kalan esnaf lokantası atmosferi ile biz çok keyif aldık.
Seranade Etli Ekmek: Sanayi sitesi içinde, incecik hamuru ve tam kıvamındaki iç harcıyla doymanın sınırlarını zorladık.
Not Defterimizde Kalanlar
Konya’nın hikayesi anlatmakla bitmez. Şehrin tarih öncesine uzanan köklerini, Çatalhöyük’ün gizemini ve Konya Arkeoloji Müzesi’nin büyüleyici koleksiyonunu ise şimdilik başka bir güne saklıyoruz. Biliyoruz ki bu şehrin sokaklarında keşfedilecek daha çok hikaye var. Sizin Konya’da “Burası baya iyi!” dediğiniz o gizli köşe, o unutamadığınız lezzet durağı neresi? Listemizi birlikte güncelleyelim!
Daha fazla fotoğraf instagram bayaiyi sayfamızda.







