Açıklama: Instagram Stories 'de günlük olarak yazdığım hikaye 
Zengin Kütüphanesi'nin yayınlanmış bölümlerini buradan okuyabilirsiniz. 
Yeni bölümleri stories'de paylaşmaya devam edeceğim, 
takip etmek isterseniz şurada.

 

Bölüm 1

“İçinden toprak yol geçen kasabaların tenhalığı var kiminde.” Ne kadar kalabalıkmış gibi gösterse de ilçe olamıyor. Atlar durunca araba da duruyor haliyle.
İşte tam öyle bir zamanda çıktı karşıma. 20’sinden gün alalı 10 sene olmuş. Belki ben geç tanıdım, belki de saat farkı. Hüzünlüydü ama neşeli gibi yaparak kazandıklarından da gayet memnundu. Genel geçer hislerini sıklıkla paket yapar, gittiği yerde bırakırdı.

Tam da o “kiminde” kısmından konuşuyorduk. At arabasını hatırlıyor musun dedim? Hafif tebessüm etti. Hani şu ilçe olamayan kasabaların sakinliği diyince başladı gülmeye. Hep birlikte gülmek için saat çok geçti. “Sabah kahvesini bi içelim söz beraber güleriz, kumaş almaya gidecektin hem hatırlatayım” dedim.

Kumaş almaya diye çıktı 4 saattir yok. Sokakta turluyorum ben de saate bakmadan. Birinden belli bir süre haber alamayınca saatin de bir anlamı kalmıyor. Sonrasında gün hesabına giriyor. En kötüsü de yıl hesabı. Geçen TV’de görmüştüm. 10 yıldır haber alamıyordu kızından bir anne. Bunu ölçebilecek bir saat var mı ki? Varsa bile bu saatten sonra zaman ne işe yarar ki?

Dolanırken dayanamadım kahve aldım kendime. Aksilik bu ya ilk yudumu içince aklıma geldi söylediğim “Sabah kahvesini bi içelim söz beraber güleriz” sonraki yudumu es geçtim. Sonrasını da. Kahve de soğudu zaten. Tadına bakmadım tabi, kartonu tutunca sıcaklık hissetmiyordum artık. O kutsal beyaz plastik kapağı kaldırdım üzerinden , duman da çıkmıyordu. Simsiyah bir su olmuştu, köpüksüz, ruhsuz. Kahveyi Nero’dan almıştım, gittim Starbucks’ın masasına bıraktım. İkisi de kahveci sonuçta, kapalı çarşıda yan yana duran kuyumcudan ne farkı olabilir ki ilişkilerinin. Yeri gelir borç bile isterler birbirlerinden. Sonuçta esnaf kültürü diye bir şey var. Zor zamanlar malum. Olmayacak şey değil yani.

Telefonum çaldı. Nihayet almış kumaşları. Bir de çok enteresan bir şey görmüş fotoğrafını çekip yollamış. Starbucks masasında Nero bardağı. Gülücük emojisi gönderdim ben de, sıradan olanından. Aslında nasıl bir tesadüf, dünya ne kadar küçük, benim geçtiğim, seni beklerken dolandığım yerlerden, benim izlerimi takip edip beni bulmuşsun gibi bir cümle kuracaktım. Zor geldi, smile emoji, smile. Hem sevimli, hem kolay.

Kolaya alıştığın zaman çok zor geliyor, özellikle de bir şeyler yazarken. Bir bakıyorsun istemsiz bir yazmama eylemi ile boğuşuyor beynin. Sözcükleri kelime yerine emojiye dönüştürmeye çalışıyor zihnin. Hal böyle olunca aslında ilk baştan kolay gelen şey birden asıl zorluğun oluyor. Anlatamıyorsun. Anlatmak istesen de beceremiyorsun. İspanyol dansçı kız emojisi hayatıma girdiğinden beri düşünce şeklim değişti resmen. Bazen kendimi keşke bu ispanyol dansçısının erkek versiyonu da olsa derken buluyorum. Kadınlar bu emojiyi çok rahat kullanıyor. Ben kullanamıyorum. Ve çok enteresan bir biçimde eksikliğini hissediyorum. Nasıl bir hisse bu?

Sabah uyandığımda saatin kaç olduğunu hesaba katmayan o rahatlığı özledim. İşe gitmek için bindiğim vapuru kaçırınca diğeri saat kaçta kalkacak, onu da kaçırırsam bir sonraki kaçta kalkacak, en yakın metro durağı nerede gibi bilgilerle doluyum. Asla taksi kullanmam, ehliyetim yok ama zamanında yetişmem gereken rutin görüşmelerim var. Bu da benim kozmosum sanki. Vapur saatlerinden ışık hızını ölçebilecek bir bilgeliğe ulaşmaktan korkuyorum.

Bu arada kumaşlardan çıkanlar inanılmaz olmuş diyorum telefonda. Dümdüz kumaşların son geldiği hali görünce gözlerime inanamamıştım. Hatta bu kadarını beklemiyordum diye ekledim içimden. Fonda italyanca olduğunu düşündüğüm bir parça çalışıyordu. Sordum atölyedeki kıza da, kafasını sallayıp onayladı. İtalyancaymış. Ve hiç istemediğim bir bilgiyi de hemen kafasının sallanmasına ekledi, ufacık ağzıyla Brunori Sas dedi. Bazen sormadığım bilginin pat diye cevabı ile buluşunca huzursuzlanıyorum. O an zaman yavaşlıyor, beynimde bu yeni bilgi için yer açmaya çalışıyorum. Ya bir daha atölyeye geldiğimde tekrar bu parça çalar da bu kız ile karşı karşıya gelirsek? Brunori Sas diyemezsem gerginliği. Ne saçma gerginlik. Teşekkür ederim diyorum, yalandan gülümsüyorum.

Sesin gitti anlamadım diyince, hiç tereddüt etmeden tekrarlıyorum. “Bu arada kumaşlardan çıkanlar inanılmaz olmuş” diyorum. Öğle yemeği arası diye tabir edilen zaman dilimindeyiz. Sesi biraz ıssız geliyor ama bana. Oturup bir şey içsek karşılıklı belki öyle gelmez biliyorum. Telefonla konuşmayı sevmiyorum, bunu ona da söyleyemiyorum.

Bu gün 2.ayımız. Üzerinden geçen 60 gün sonunda bir çıkarım yapabilecek durumda değilim. Biraz sinirliyim. Sabah kahvemi de içtim, onunla ilgili değil. Dün gece arkadaşlarla da maç izledim, ne alaka ise. Futboldan nefret ederim ayrıca. Ama yaptım. Belki biraz kafa boşaltmak benimki, ama erken boşalınca bir işe de yaramıyor. Maç dediğin 90 dakika, bitince anında kafa doluyor. Masadaki sesler, maç sonu sesler, maç sonu masadaki sesler.

Bu noktaya nasıl geldiğimi bir de benden dinleyin istedim açıkçası.  Ben kim miyim? Kısaca bahsedeyim. Bu bahsettiklerim ileriki bölümlerde işinize yarayacak tipte bilgiler olacak. Yoksa tutup ta nerede doğdum, nasıl bu işe bulaştım, hangi rengi severim, aslında kaç numara ayakkabı giyerim gibi klasiklerle boğmayacağım sizi. Ben Mert. İşim zenginlerin kütüphanelerini  düzenlemek.  Aslında ortada olmayan o kütüphaneyi var etmek.

Bölüm 2

Saat kaçtı? Nereden geldiğini bile soramadığım o gece. Sonradan anlatacaklarını hiç düşünmeden, bir anda sinirlendim. Sadece ona da değil, kendime daha fazla. Tam bir kasaba beyfendisi halimden tiksindim mütemadiyen. İlişkinin neresinden tutarsan elinde kalacak sonunda, belli. Atlar durunca araba da duruyor haliyle. Ama hikayenin bir de o kısmı var işte. Saat, günlerden o gün, sabah 8.

Metrodan inip yeryüzüne doğru hızlı adımlarla ulaşmaya çalışıyorum. Yeni müşterim Nihat Bey, 3 yıl önce ortağına kazık atıp İkitellideki fabrikasında özgürlüğünü ilan etmiş. Sazı eline almış. İki kelimeyi bir araya getiremeyen kişiliği ile siyasete atılmış, çok cesur. Bir de o kelimesizliklerden cümleler çıkarınca ortaya, çok sevilmiş çevresinde. Bu çevreyi neden kullanmayayım dediği karanlık adamlarla birlikte yerli dizi için de mükemmel bir konu olurmuş, neyse. Kısaca bu hayatta sadece parası olan tiplerden. Tabi para çok olunca önce mutluluğu satın almış, şimdiki hedefi de siyasi hayatının baharında entelektüel birkaç şeyde yanına iliştirmek.

Conrad Otel’in boğaz manzaralı terasında, 2 kelimelik sohbetleri maçtan ve güzel kadınlardan sonra tarihe gelmiş, tarih mevzusu derindir, siyasi tarih ise dipsiz derinlik. Benim abartman değil valla, telefonda kendi söyledi.  Daha önceki müşterim yüzsüz Kamil Bey önermiş beni. Yüzsüz kısmını o söylemedi tabi, ama Kamil denilince otomatik bir tamlama mevcut kafamda. Ben de o tamlamayı es geçmek istemedim bahsederken, sonuçta buradaki tüm laflar aramızda.Sohbetleri sırasında “Mert’i ara” demiş, “o senin işini halleder.”

Benim işim, daha öncede bahsettiğim o iş. İşimde çok iyiyimdir, bir ikinciyi gösteremezsiniz benden başka. Bu işi yapan bir ikinci kişinin olmaması da bu sıralamayı belirliyor tabi. Tabiki Nihat Bey dedim telefonda. “Yardımcı olurum. Siz nasıl bir şey istediğinizi söyleyin, her türlü çözeriz.”

Özelikle sonradan zengin olanların, ya da zaten zengin olup bir şeylerin eksik olduğunu hissedenlerin en büyük eksikliğidir kütüphane. Misafirlerini ağırlarken, odanın köşesine kurulmuş ceviz oymalı, deri detaylı bardan  içkilerini alırken  anlatırlar, hangi şişe nereden alındı, hemen purolar sıralanır kalınlık sırasına göre muhabbetin devamı sağlanır böylece. Ama birşey eksiktir hep. Kültürlerini göstermek için gerekli gördükleri adet, toplanınca bir anlam ifade etmez. Kaç kitabın var ki zaten kütüphaneye koyasın. Malum kitapçıların, çok satan 10 kitabını hemen alsanız da ortaya çıkacak sonuç ne sizi tatmin eder ne de misafirlerinizi etkiler. Daha farklı bir şey anlatmalısınız o kütüphane ile. Mesela bir konuda ne kadar bilgili olduğunuzu. Aslında bu hödük paralı adamın bir entelektüel süt banyosundan çıkınca camı açıp göbekli vücudunu sayfalardan fışkıran kelimelerle kuruladığı söylemelisiniz. Siz ki o çevrede bilinen en yüce insansınız, ve buralara gelirken geçmişinizi yanınızda getiremezsiniz. Yeni bir geçmiş tasarlamak gerekir. Mesela hepsini okumaya kalksanız 50 senenizi alacak bir  kütüphane.

Nihat Bey önce sizinle bir yüz yüze konuşalım, nelerden hoşlanırsınız, hobileriniz, fobileriniz, popileriniz… Popileriniz diyince bir sessizlik olacak sandım telefonda ama olmadı. Aynı ciddi ses tonu ile devam etti Nihat efendi. “Tabi tabi öyle olmalı zaten konuşalım yüzyüze Mert Bey.” “Yarın saat 8 ‘de Kanyon’daki ofisimde buluşalım geldiğinizde beni ararsınız.” dedi.

Bölüm 3

Kapıda güvenlik görevlisi ile selamlaşıp derdimi anlattıktan sonra asansöre bindim. Bekleme odası gibi bir yere vardım. Nihat Bey’in sekreteri henüz uykusundan ayılmamış. İnce yapılı, orta yaşlı kadın beklemem için nazikçe koltuğu gösterdi bana.  Oturmak istemediğimi “ben böyle iyiyim” diyerek belli ettim. Cam kenarına yanaştırdım kendimi. Rengarenk arabaların mozaik gibi kapladığı yola baktım. Kimse ilerlemiyor, sanki bir kurtarıcının gelmesini bekliyor gibi sabırla duruyorlardı. Dalmışım. İçeriden “Mert Bey hoş geldiniz şöyle geçelim” diye bir ses gelene kadar da baktım dışarı. Kırmızı araba, yeşil araba, beyaz araba, her yer araba.

Ben içeri geçerken de arabalar hala duruyordu.  Nihat Bey Kaptan köşkü gibi tasarlanmış koltuğuna geçip beni de karşısındaki ceylan derisi koltuklarından birine oturtunca artık oturumun başlıyacağını anladım. Önce o başlasın istiyordum böylece ben de etrafı şöyle bir inceleyebilirdim göz ucuyla.

Hemen arkasındaki konsoldan tasarım faciası varaklı çerçeveler içinde aile resimleri yer alıyordu. İki çocuğun zorla gülmeleri istendiği bir fotoğraf. Yanında Nihat Bey’in balık tutarken büyük bir teknesinin de olduğunu gösterir bir fotoğraf. Eşinin çocuklarına sarıldığı ve mutluluklarının fotoğrafa sığmadı bir fotoğraf, çok eski. Ve Nihat Bey’in çok mühim şahıslarla çektirdiği diğer fotoğraflar. Gülerken, el sıkışırken, el sıkışıp gülerken, aniden yakalanmış gibi çekilen fotoğraflar.  İçlerinde Yüzsüz Kamil ile birikte olduğu fotoğrafa da baktım. Ben bakarken konuşmaya başladı “Evet Mert Bey sizi dinliyorum ne yapabiliriz, ne önerirsiniz.?”

Bölüm 4

“Bir şeyler önermeden önce sizi dinlemem gerekiyor Nihat Bey. Telefonda da konuştuğumuz gibi nelerden hoşlanırsınız, hobileriniz nedir …” Aslında tam devam edecektim ki Nihat Bey bilmiş tavrıyla lafımı kesti. “Popiniz, hobiniz diyorsun yani” Önce bana laf soktuğunu düşündüm. Ama hiçbir şey olmamış gibi lafına devam edince cahil cesaretinin nasıl bir şey olduğunu hatırladım yeniden. O anlattıkça kafamı salladım ne söylediyse ilgi ile dinliyormuş gibi onayladım. Bir an susup ara verdiği anda sizinle çalışmamız çok mümkün olmayacak sanırım diyecektim ama tuttum kendimi.

“Bak şimdi Mert” dedi. “Ben Bey lafını çok sevmem, kullanmam da aslında. Seni de sevdim valla, Mert diyelim bundan sonra.”
Şöyle anlatayım dedi gıdısını hafif yukarı kaldırarak. “Ben balık tutmayı severim, öyle kitap falan okuyacak zamanım yok benim. Çok çalışıyorum her an toplantıdayım, toplantıda olmasam telefondayım. Sekreter sabah gaste getirir şöyle bir bakarım kim kimin kuyusununu kazmış, kim yeni kuyu kazıyor, kimin kuyusundan ne çıkmış.” Kurduğu cümleyi o kadar beğendi ki gülümseyerek kendi kendini takdir etti. “Siyasete girince artık zaman hepten  bitti benim için. Akşamları da ya yemek olur, ya da evde eş dost buluşmaları. Ben böyle bi adamım.” Elindeki Montblanc kalemi çevirip devam etti. “Tatil zamanı buralarda durmam. Ya Paris’teyim ya Monako’da bazen de Amerika’ya gideriz. Benim büyük oğlanı ziyarete, annesi hasretliğe çok dayanamaz.  Bunlardan başka ne bilim gelmedi aklıma şimdi birşey. Sen söyledikçe gelir belki, sen yön vereceksin artık bak hanıma söyledim, evde heyecanlandı o da, salonun en güzel yerini açtık kütüphane için. Oymalı, böyle alt kısmı kesme cam kapakları olan bir kütüphane bile beğenmiş ama ben senin görmeni istiyorum önce. Kamil seni o kadar övdü ki valla o an tamam dedim ben. işte bu adam yaparsa yapar.”

“Çok teşekkür ederim Nihat Bey” dedim. “Bu bilgiler yeter benim için.” Aslında bunlar bilgi bile değil ya hadi neyse diye de içimden devam ettim.

Önce bir ex libris hazırlamalıyız sizin için.

Ex libris diyince Nihat Bey ‘in gözlerinin anlamsız bakışları daha da derinleşti. Ağzından çıkan kelimenin son hecesini uzatarak  “ekslim derken?”

Kütüphanedeki kitapların size ait olduğunu gösterir bir damga diyelim.  Size özel hazırlanan  bir künye. Oldukça başarılı Ex libris hazırlayan bir iki arkadaşım var. Onlarla bir görüşüp sizin için alternatif hazırlatabilirim.
Ben cümlemi bitirimce azarlanmış bir çocuk gibi kafasını önüne eğdi. Önündeki kağıtlarla oynadı, bir şeylere bakıyormuş gibi yapıp bakmadı. Tekrar kalemini elinde aldı. Sanki mükemmel bir fikir bulmuş gibi “tamam yapalım Mert, ekslim hazırlat bir tane” dedi. Öylesine bakakaldım, acaba bir şey mi anlatmaya çalışıyordu yoksa dün akşam izlediği 3.sınıf dizilerden bir sahneyi mi canlandırıyordu?

“Tabi Nihat Bey” dedim, sizi haberdar ederim. Deri koltuğun sıcaklığını bırakıp kalkmak için hareket etmek istedim. Nihat‘ın sesi ile bu istediğimi erteledim.

“Peki gelelim şimdi mevzunun sonuna, tüm bu hizmetleriniz için ne kadar ödeyeceğim size?”

En sevdiğim bölüm. Belki de bu konuşmanın tek dişe dokunur yanı. Karşılıklı oturan iki kişi hangi dine, zümreye, topluluğa, galaksiye mensup olursa olsun konuştukları konu paraya gelince muhabbet kısa ama içeri girdiği zaman yeterince can acıtan hançere dönüşür. Net olmanın verdiği o hissi önce beynimde sonra beynimden gelen emri ses tellerine taşıyan nöronlarda görmek sebepsiz bir mutluluğu da peşinden getirdi. Ağzımdan çıkan her rakamın tadına varmak istiyorumdum. Nihat gibi insanlar ile konuşmanın verdiği eziyeti taçlandıran tek şey bunun sonucunda paralarını alıyor olmak.

Pazarlık, zenginler için dörde ayrılır ve içinde üç tane mantık hatası barındırır.  Eğer sattığınız ürünün ya da hizmetin fiyatı düşükse, ne kadar kaliteli de olsa almak için isteksizdirler. Ortalama söylediğiniz bir fiyat, karşı tarafta “beni kazıklamaya mı çalışıyor acaba?” hissi uyandırır. Pazarlık yapmak istemez ama pazarlık için seni bir çalışanı ile  yüzgöz etmeye hazırdır. Ortalamanın üstünde bir fiyat söylediğinizde ki en karışık ve daha çok mantık hatası barındıran kısmı budur. Pazarlık yapmanın bu işin tabiatında olduğunu söyleyip uzunca bir süre işi sürüncemede bırakır. Ve en yüksek fiyatı, fahiş fiyatı söylediğinizde sattığınız şeyin artık bir önemi kalmaz. Fiyat, hepsinin üstünü örter ve karşı tarafa onu bile düşünmeden alabilecek güçte olduğunu hissettirir. Güç onun tatmin eder, para da sizi. Ve en tatlısı da budur.

150.000 euro Nihat Bey dedim. Hiç tereddüt etmedim. İçimden ne kadar yavaş ve zevkini çıkararak söylediysem dış sesim o kadar keskin ve hızlıydı. Ona kafasında çok düşünmeden hemen kabul edebilecek fiyatını verdiğimi, uzatıp kendisini rezil etmemesi gerektiğini tembihleyen bir alt metin de ekledim. “ “Kamil Bey’in çok eski dostuymuşsunuz, 150.000 euro ve kütüphane eklenecek bazı kitapların bedeli.”

Bölüm 5

Gıdısının salladığını hissettim. Meyve jölesini buzdolabından çıkarırken tabağın titreşimi ile hareketlenmesi gibi, çenesinin altında saydam bir dalgalanma oldu. Başka da tepki vermedi. Yine o bir an tepkisiz durup sonrasında suratına geçirdiği gülümsemesini yaptı.  “Anlaştık Mert, hem de ne anlaştık.” kalem yine elinde, markasını gösterir üst kapağı bana dönük “Bu işler çok pahalıymış ya” diye ekledi kaşı andıran bıyıklarının altındaki büzük dudaklarına.  “Senden haber bekliyorum Mert, ama hızlı olsun, hafta sonuna yetişir mi mesela?”

Ne sorduğunu tam olarak anlamıştım aslında, biraz sıkılmıştım da. “Ex Libris mi?” dedim, beklediği cevabın bu olmadığını bilerek. Sadece bu defa nasıl bir kelime uyduracağını merak ettim.

Yok ya ne ekslibi, kütüphane kütüphane?

Kabası biter dedim Nihat Bey merak etmeyin. Ama Kalender Makinesine girmeden bu iş bitmiş sayılmaz. 3 hafta diyelim  nadir kitapların bulunması çok kolay olmuyor.

Bu defa içten gülümsedi, “tekstilden de anlıyorsunuz bakıyorum” diye gülümsemesinin içine cümle de yerleştirdi. “Kalender Makinesi ha” bir de kahkaha patlattı kendini tutamayıp. Makinenin yaptığı iş kumaşı parlatmaktır, bizim işte ise kütüphanenin sahibini parlatmaktır. Olmadığı kadar parlak gösterir kendisini etraftakilere. Kimse kütüphanesinde el yazması 500 senelik kitaplar olan kişinin kültürünü ve pek tabi kitapların orjinal olup olmadığını sorgulamaya cesaret edemez. Hele ki bu kimseler onun arkadaşları ise.

Cevabım onu tatmin etmiş olacak ki rahatladı. İlk defa gittiği genelevden çıkarken yolda arkadaşı ile karşılaşan, mahalle delikanlısının rahatlığı ve gururu ile vedalaştı benimle. Gıdılı Nihat. Yüzsüz Kamil’in arkadaşı Gıdılı Nihat.

 

devam edecek…